
Renkli Kalem Çiko'nun Macera Dolu Dünyası
📝 Ebeveyn Notu
"Kendi macerasına odaklanan bir kalem, arkadaşlarının yorgunluğunu ve üzüntüsünü fark edince onlardan özür diler ve herkesin mutluluğunu ön planda tutan ortak bir sanat projesine liderlik eder."
Ece’nin odasındaki büyük ahşap çalışma masası, aslında gizli bir dünyaydı. Bu dünyada kitaplar yüksek dağlar, su bardağı pırıl pırıl bir göl, masa lambası ise her şeyi aydınlatan kocaman bir güneşti. Bu macera dolu dünyanın en cesur kaşifi ise sapsarı, pırıl pırıl parlayan renkli kalem Çiko’ydu. Çiko, kırmızı renkli, fermuarlı kalem kutusunu evi gibi görür, her sabah o evden çıkıp masanın üzerinde yeni bir maceraya atılırdı.
Bir sabah Çiko, her zamankinden daha büyük bir heyecanla uyandı. Gözlerini açar açmaz aklına harika bir fikir gelmişti. Bugün, masanın üzerindeki bembeyaz, kocaman kağıdın üzerine dünyanın en büyük, en parlak, en neşeli güneşini çizecekti! Öyle bir güneş olacaktı ki, masadaki herkes onun sıcaklığını hissedecekti.
“Yaşasın! Bu şimdiye kadarki en büyük maceram olacak!” diye bağırdı kendi kendine. Fermuarını yavaşça aralayıp kırmızı evinden dışarı süzüldü. Ucu biraz kütleşmişti. “Hım, en iyi güneş için en sivri uç gerekir!” diye düşündü ve masanın diğer ucunda duran bilge ve tecrübeli Kalemtıraş Kır Kır’a doğru yuvarlanmaya başladı.
Bu, onun ilk durağıydı. Yuvarlandı, yuvarlandı, kitap dağının etrafından dolandı ve sonunda Kalemtıraş Kır Kır’ın yanına ulaştı. Kır Kır, o gün pek keyifli görünmüyordu. Olduğu yerde sessizce duruyor, içinden hafif bir gıcırtı geliyordu.
“Günaydın Kır Kır!” diye seslendi Çiko neşeyle. “Harika bir maceraya atılıyorum! Dünyanın en parlak güneşini çizeceğim! Lütfen ucumu keskin bir mızrak gibi sivriltir misin?”
Kalemtıraş Kır Kır, yorgun bir sesle cevap verdi: “Ah, Çiko… Bugün başım çok dönüyor. Dün Ece o kadar çok kalem açtı ki, içimdeki bıçak sanki bir fırıldak gibi durmadan döndü. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var.”
Çiko’nun bütün neşesi bir anda kaçtı. Hayal kırıklığıyla, “Ama Kır Kır, bu çok önemli! Benim güneşim sensiz parlak olamaz ki! Sadece bir-iki tur çevirsen yeter,” diye ısrar etti. Çiko, sadece kendi macerasını ve çizeceği muhteşem güneşi düşünüyordu. Kır Kır’ın başının dönmesi ona o an pek de önemli gelmemişti.
Kır Kır, Çiko’yu kırmak istemediği için içini çekti ve “Peki, peki… Gel bakalım,” dedi. Çiko, heyecanla Kır Kır’ın içine girdi. Kır Kır, yavaşça ve isteksizce dönmeye başladı. “Kır… kır… kır…” sesi her zamankinden daha yorgun çıkıyordu. Sonunda Çiko’nun ucu sivrilmişti ama Kır Kır iyice yorulmuştu. Çiko, “Teşekkürler!” diye bağırıp hızla oradan uzaklaşırken, Kır Kır’ın ne kadar yorgun göründüğünü fark etmedi bile.
Sivri ucuyla kendini daha da güçlü hisseden Çiko, şimdi de resmini çizeceği büyük beyaz kağıda, yani Kağıt Bey’e doğru koşmaya başladı. Kağıt Bey, masanın tam ortasında, bütün heybetiyle uzanıyordu. Üzerinde tek bir çizik bile yoktu.
“Merhaba Kağıt Bey!” diye seslendi Çiko. “Hazır ol! Birazdan üzerinde muhteşem bir şey olacak! Kocaman, sapsarı, sıcacık bir güneş!”
Kağıt Bey, rüzgarda hafifçe dalgalanarak hüzünlü bir sesle cevap verdi: “Ah, yine mi tek bir güneş… Biliyor musun Çiko, ben hep tek başıma olmaktan sıkıldım. Üzerimde sadece bir güneş, bir bulut ya da bir araba oluyor. Ben bir hikâye olmak istiyorum. Üzerimde hem güneş olsun, hem de o güneşin ısıttığı bir ev, evin bahçesinde oynayan çocuklar, uçan kuşlar, rengarenk çiçekler olsun istiyorum. Kendimi çok yalnız hissediyorum.”
Çiko bu sözlere çok şaşırdı. Kaşlarını çattı. “Ama benim planım bu değil ki! Benim planım sadece güneşi çizmek! O senin istediğin şeyler benim maceramın bir parçası değil,” dedi biraz da bencilce. Kağıt Bey’in ne hissettiğini anlamaya çalışmıyordu. Onun hayalindeki mükemmel güneş her şeyden daha önemliydi.
Yine de çizmeye karar verdi. Kağıdın tam ortasına kocaman bir daire çizmeye başladı. Ama neşesi kaçmıştı bir kere. Kağıt Bey’in mutsuz olduğunu bilmek, çizdiği güneşin o kadar da parlak görünmemesine neden oluyordu. Tam o sırada eli kaydı ve güneşin kenarına istemeden uzun, yamuk bir çizgi çizdi.
“Olamaz! Mükemmel güneşim mahvoldu!” diye bağırdı panikle. “Hemen Silgi Sisi’yi bulmalıyım!”
Hızla masanın diğer köşesine, ataç kutusunun yanında uyuklayan pembe Silgi Sisi’nin yanına yuvarlandı. Sisi, yumuşacık bir şekilde uyuyordu.
“Sisi! Sisi uyan! Acil bir durum var!” diye seslendi Çiko telaşla.
Sisi gözlerini yavaşça araladı. “Ne oluyor Çiko? En güzel rüyamın ortasındaydım. Kendimi pamuk şeker bulutlarının üzerinde zıplarken görüyordum,” dedi esneyerek.
“Boş ver şimdi rüyanı! Büyük bir hata yaptım. Güneşimin kenarını bozdum. Hemen gelip şu çizgiyi silmen lazım. Hadi, çabuk ol!” dedi Çiko sabırsızca.
Silgi Sisi, bu emreden tavır karşısında hiç hoşlanmadı. Keyfi kaçmıştı. “Biliyor musun Çiko, ben de bütün gün başkalarının hatalarını temizlemekten çok yoruldum. Sürekli bir yerlere sürtünüyorum, küçülüyorum, kirleniyorum. Kimse bana ‘Nasılsın Sisi? Yoruldun mu?’ diye sormuyor. Herkes sadece ‘Gel şunu sil, git bunu temizle’ diyor. Bugün hata silmek istemiyorum. Bugün dinlenmek istiyorum.”
İşte o an Çiko için her şey durdu. Önce Kır Kır’ın yorgunluğu, sonra Kağıt Bey’in yalnızlığı ve şimdi de Sisi’nin bıkkınlığı… Hepsi aklına üşüştü. O, kendi büyük macerasının peşinden koşarken, arkadaşlarının ne hissettiğini hiç düşünmemişti. Sadece kendi isteğinin yerine gelmesini beklemişti.
Bir an durup düşündü. Gözlerini kapattı ve kendini Kalemtıraş Kır Kır’ın yerine koydu. Durmadan döndüğünü, başının nasıl fırıl fırıl döndüğünü hayal etti. Bu hiç de eğlenceli değildi. Sonra kendini Kağıt Bey’in yerine koydu. Uçsuz bucaksız bir beyazlıkta tek başına, bomboş durduğunu düşündü. Çok sıkıcı ve yalnız bir histi. En son kendini Silgi Sisi’nin yerine koydu. Sürekli çalışıp, yorulup, küçüldüğünü ve kimsenin ona teşekkür bile etmediğini hayal etti. Bu çok üzücüydü.
Çiko’nun içini bir pişmanlık kapladı. Arkadaşlarına ne kadar kaba davrandığını fark etmişti. Onun “muhteşem macerası” aslında arkadaşlarını mutsuz ediyordu. O zaman bu maceranın ne anlamı vardı ki?
Gözlerini açtığında, artık eskisinden daha farklı bir kalemdi. Sadece kendi rengini değil, başkalarının duygularını da görebiliyordu. Yavaşça Silgi Sisi’ye yaklaştı.
“Özür dilerim Sisi,” dedi yumuşak bir sesle. “Ne kadar yorulduğunu hiç düşünmedim. Haklısın, dinlenmek senin de hakkın. O çizgi orada kalabilir. O kadar da önemli değil.”
Sisi, Çiko’nun bu içten özrüne çok şaşırdı ve gülümsedi. “Teşekkür ederim Çiko, beni anladığın için.”
Çiko’nun aklına birden yepyeni, eskisinden çok daha parlak bir fikir geldi. Bu fikir, sadece kendisi için değil, herkes içindi!
“Bekle! Herkesi mutlu edecek bir macera buldum!” diye bağırdı ve hızla masanın ortasına koştu. “Hey herkes! Beni dinleyin!” diye seslendi.
Kalem kutusundaki diğer renkli kalemler, Kır Kır, Sisi ve Kağıt Bey merakla ona baktılar.
Çiko derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı: “Ben bugün sadece bir güneş çizmek istedim. Ama bu benim maceramdı, bizim değil. Şimdi hepimizin macerası olacak bir şey yapalım! Kağıt Bey, sen üzerinde bir hikâye olmasını istiyordun, değil mi? Hadi hep birlikte senin hayalindeki o hikâyeyi çizelim!”
Kağıt Bey’in yüzü aydınlandı. “Gerçekten mi? Harika olur!”
Çiko devam etti: “Yeşil kalem, sen yemyeşil ağaçlar ve çimenler çizer misin? Mavi kalem, sen pırıl pırıl bir gökyüzü ve şırıl şırıl akan bir dere? Kahverengi kalem, sen de bahçeli, şirin bir ev?”
Bütün renkli kalemler heyecanla “Evet!” diye bağırdılar.
Sonra Kır Kır’a döndü: “Kır Kır, hepimizin ucunu açman gerekecek ama söz veriyoruz, seni hiç yormayacağız. Herkes sırayla ve yavaşça gelecek, olur mu?”
Kır Kır, kendini düşünülmüş hissettiği için mutlulukla gülümsedi. “Elbette, bu benim için bir zevk olur!”
En sonunda Silgi Sisi’ye baktı. “Sisi, biz çizerken sen de bize eşlik eder misin? Hata yapmamaya çok dikkat edeceğiz ama olur da yaparsak, bize yardım eder misin? Resim bittiğinde ise, seni yeşil çimenlerin üzerine çizeceğimiz en güzel çiçeğin yanına koyacağız. Orada dilediğince dinlenebilirsin.”
Silgi Sisi’nin gözleri parladı. Artık o da bu maceranın bir parçasıydı ve çok değerli hissediyordu.
Ve böylece masadaki en büyük sanat macerası başladı. Herkes işbirliği içinde, neşeyle çalışıyordu. Çiko, resmin tam ortasına, hayalindeki o kocaman, parlak güneşi çizdi. Ama artık o güneş yalnız değildi. Yeşil kalemin çizdiği ağaçları, mavi kalemin çizdiği dereyi ve kahverengi kalemin çizdiği mutlu evi ısıtıyordu. Diğer kalemler rengarenk çiçekler, uçan kuşlar, zıplayan bir top bile eklediler. Kağıt Bey, hayatında hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Üzeri, hayallerindeki gibi capcanlı bir hikâye ile dolmuştu.
Sonunda resim bitti. Masanın üzerinde duran şey, sadece bir resim değil, dostluğun, anlayışın ve mutluluğun bir kanıtıydı. Çiko, etrafına baktı. Herkesin yüzü gülüyordu. Kır Kır, yorulmamıştı. Sisi, yaptığı minik bir düzeltmeden sonra resimdeki en güzel çiçeğin yanında dinleniyordu. Kağıt Bey, gururla üzerindeki hikâyeyi sergiliyordu.
Çiko o gün çok önemli bir şey öğrenmişti: En büyük macera, tek başına çıkılan değil, arkadaşlarının ne hissettiğini anlayarak, onlarla birlikte yola devam edilen maceraydı. Başkalarının mutluluğunu düşünmek, kendi çizdiği güneşten bile daha çok ısıtmıştı içini. Ve bu, onun şimdiye kadarki en heyecanlı ve en renkli macerası olmuştu.




Bir Yorum Bırakın
Yorumlar (1)
Anonim
Çok güzel ve anlamlı bir masaldı...