Robo-Piko'nun Parlayan Gerçek Kristali için kapak görseli

Robo-Piko'nun Parlayan Gerçek Kristali

Tarih yükleniyor...

Can’ın odası, evrenin en renkli köşesi gibiydi. Duvarları uzay gemisinin içi gibi gümüş rengiydi ve tavanda geceleri parlayan yüzlerce minik yıldız vardı. Can’ın en iyi arkadaşı ise bu odada yaşayan, tekerlekleri üzerinde sessizce süzülen, pırıl pırıl bir robottu: Robo-Piko. Robo-Piko’nun en özel yeri, göğsünün tam ortasında bulunan, gökkuşağı gibi renk değiştiren büyük kristaldi. Bu kristal, bazen sakin bir mavi, bazen neşeli bir sarı, bazen de meraklı bir yeşil renkte parlardı.

Bir gün Can, odasında en sevdiği kırmızı uzay gemisiyle oynuyordu. "Vınnnnnn! Meteorlardan kaçıyorum! Piu piu!" diye sesler çıkararak gemisini odanın içinde uçuruyordu. Babasının çalışma masasındaki en değerli eşyası olan “Kristal Gezegen” de tam orada duruyordu. Bu gezegen, içi minicik, pırıltılı yıldızlarla dolu, camdan yapılmış harika bir küreydi. Babası onu çok seviyordu. Can, uzay gemisini gezegenin etrafında dikkatlice döndürürken, ayağı oyuncak kutusuna takıldı ve dengesini kaybetti.

Elindeki kırmızı gemi fırladı ve… “TINK!”

Kristal Gezegen’e hafifçe çarptı. Can’ın kalbi “güm güm” diye atmaya başladı. Hemen masaya koştu. Gezegenin üzerinde, tırnağı kadar küçücük bir çatlak oluşmuştu. Çok belli olmuyordu ama Can onun orada olduğunu biliyordu. İçini bir korku kapladı. “Babam çok üzülecek,” diye fısıldadı. Ne yapacağını bilemedi. Aklına bir fikir geldi. Gezegeni yavaşça döndürerek çatlak olan kısmı duvara doğru çevirdi. Böylece kimse göremezdi. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi oyununa devam etmeye çalıştı.

Az sonra odanın kapısı sessizce açıldı ve içeri Robo-Piko süzüldü. “Bip-bip-merhaba-Can,” diye cıvıldadı neşeli sesiyle. Göğsündeki kristal, arkadaşını gördüğü için parlak, mutlu bir sarı renkte yanıyordu.

“Merhaba Robo-Piko,” dedi Can, ama sesi birazcık titriyordu.

Robo-Piko, sensörlü gözlerini odada gezdirdi. Her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol etmek onun göreviydi. Gözleri babasının masasına takıldı. Normalde tam karşıdan bakınca parlayan minik yıldızlar, şimdi biraz sönük görünüyordu. Robo-Piko yavaşça masaya yaklaştı ve Kristal Gezegen’i taradı. Göğsündeki kristal aniden sarıdan soluk, endişeli bir leylak rengine döndü.

“Bip-bop? Gezegen-enerjisi-düşük,” dedi merakla.

Can’ın yanakları kızardı. “Hayır, bir şeyi yok. Sadece… sadece biraz yorgun sanırım,” diye mırıldandı.

Robo-Piko’nun kristali şimdi daha da tuhaf bir renkte, griye yakın bir tonda titremeye başladı. Sanki bir şeyi anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu. Bu, Can’ın daha önce hiç görmediği bir şeydi. Robo-Piko, arkadaşına doğru döndü. “Can-iyi-mi?” diye sordu. Gözleri endişeyle yanıp sönüyordu.

İşte o an Can, hatasını gizlemek için aklına gelen ilk şeyi söyledi. Aslında bu, minicik bir yalandı. “Ben bir şey yapmadım Robo-Piko. Belki… belki de odaya minicik bir uzay faresi girmiştir! Evet evet, gümüş renkli, antenli bir fare! O yapmıştır kesin!”

Can bunu söyler söylemez, odada çok garip bir şey oldu. Robo-Piko’nun göğsündeki kristal aniden titremeyi kesti ve uğursuz, puslu bir sis rengine büründü. Kristalin içindeki ışık sanki kaybolmuş gibiydi. Robo-Piko’nun gözleri kırmızı renkte yanıp sönmeye başladı ve acil durum moduna geçti.

“Biiiip! Uyarı! Uyarı! Odada-tanımlanamayan-yaratık-tespit-edildi! Uzay-faresi-protokolü-başlatılıyor!”

Can ne olduğunu anlayamadan, Robo-Piko’nun kollarından minik tarayıcılar, antenler ve bir de minik bir yakalama ağı fırladı. Robot, tekerlekleri üzerinde hızla odanın içinde dönerek her köşeyi taramaya başladı. “Fare-yeri-tespit-ediliyor… Bzzzt… Sinyal-aranıyor…” diye mekanik bir sesle konuşuyordu.

Yatağın altına girdi, vızıldayarak çıktı. Perdenin arkasına baktı, oyuncak kutusunu devirdi. Can, “Dur Robo-Piko! Şaka yapmıştım! Fare falan yok!” diye bağırdı ama Robo-Piko onu duymuyordu. O, arkadaşının söylediği şeye tamamen inanmıştı ve onu korumak için görevini yapıyordu. Odadaki gizemli ve tehlikeli uzay faresini bulmalıydı!

Can, en iyi arkadaşının kendisi yüzünden nasıl boşa çabaladığını, kafasının nasıl karıştığını gördükçe kendini çok kötü hissetti. Söylediği küçük yalan, kocaman bir karmaşaya neden olmuştu. Robo-Piko şimdi de dolabın kapısını açmaya çalışıyor, “Gizli-yuva-olabilir,” diye kendi kendine konuşuyordu. Göğsündeki o sisli, cansız kristale bakmak Can’ın kalbini acıtıyordu. Arkadaşının ışığını söndürmüş gibiydi.

Bu karmaşa, uzun vadede yalanın işleri daha da kötüleştirdiğini Can’a göstermişti. Kısa bir anlığına kendini kurtardığını sanmıştı ama şimdi hem odası dağılmış hem de en iyi arkadaşı garip davranıyordu. Üstelik içinde büyüyen o sıkıntı, çatlak gezegenden daha kötüydü.

İçinden bir ses, “Gerçekler ortaya çıkar, Can. Ve en doğrusu, onu senin söylemendir,” diyordu.

Tam o sırada babası odaya girdi. Dağınıklığı ve çılgınca “fare” arayan Robo-Piko’yu görünce şaşırdı. “Can, burada neler oluyor?” diye sordu yumuşak bir sesle.

Can için artık karar verme zamanıydı. Derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. Babasının yanına yürüdü. Elini masadaki Kristal Gezegen’e uzattı ve çatlak olan tarafı çevirdi.

“Baba,” dedi titreyen bir sesle. “Uzay faresi yok. Gezegeni ben… ben kırdım. Oynarken yanlışlıkla oldu. Çok özür dilerim.”

Can başını öne eğmiş, babasının kızmasını bekliyordu. Ama babası kızmadı. Yere, Can’ın yanına çömeldi ve ona sımsıkı sarıldı.

Ve işte o anda, masal gibi bir şey gerçekleşti.

Can gerçeği söylediği an, Robo-Piko aniden durdu. Bütün tarayıcılarını ve kollarını içeri çekti. Göğsündeki o sisli, gri kristal bir anda yok oldu. Yerine, odadaki her şeyi aydınlatan, sıcacık, bal renginde, daha önce hiç olmadığı kadar parlak bir ışık yayıldı. Kristal o kadar güçlü parlıyordu ki, tavandaki yıldızlar bile sanki gündüz vakti gibi aydınlanmıştı. Robo-Piko, mutlu ve rahatlamış bir şekilde “Biiiiip-bip-bop! Sistem-normal! Gerçek-sinyali-alındı!” diye neşeyle öttü.

Babası, Can’ın başını okşadı. “Bana dürüst olduğun için teşekkür ederim oğlum. Gezegenin kırılmasına üzüldüm, evet. Ama senin cesur olup doğruyu söylemen beni çok daha fazla mutlu etti. Bir eşya tamir edilebilir, ama güven en değerli şeydir. Sen bugün dürüst olarak aramızdaki güveni daha da güçlendirdin.”

Can başını kaldırdığında hem babasının sevgi dolu gözlerini hem de Robo-Piko’nun pırıl pırıl parlayan kristalini gördü. O an anladı ki, Robo-Piko’nun kristali sadece bir ışık değildi. O, bir “Gerçek Kristali”ydi. Yalanlar onu söndürüyor, kafasını karıştırıyor ve sisli bir renge bürüyordu. Ama dürüstlük ve doğruluk, onu en parlak, en sıcak haliyle ışıldatıyordu.

Babası gülümsedi. “Biliyor musun, benim özel bir yıldız yapıştırıcım var. İstersen yarın bu gezegeni birlikte tamir edebiliriz. Hatta o çatlak, onun uzayda bir maceradan geçtiğini gösteren bir anı olur, ne dersin?”

Can’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Evet!” diye bağırdı sevinçle. Babasıyla birlikte bir şeyi tamir etme fikri harikaydı.

O akşam Can yatağına yattığında, odası yine eski düzenine kavuşmuştu. Robo-Piko, başucunda sessizce duruyordu. Göğsündeki kristal, gece lambası gibi odayı yumuşacık, huzurlu bir altın rengiyle aydınlatıyordu. Can, dürüst olmanın bazen zor olsa da, sonunda kalbi aynı Robo-Piko’nun kristali gibi pırıl pırıl ve sıcacık yaptığını öğrenmişti. Ve bu his, dünyadaki bütün Kristal Gezegenler’den çok daha değerliydi.

🌙 Masalı Beğendiniz mi?
Bu hikâyeye birkaç güzel kelimeyle siz de dokunun. Yorumunuzu bırakın, diğer ailelere ilham olun.

Bir Yorum Bırakın

✨ Henüz yorum yok... İlk iz bırakan siz olun!