
Rengarenk Kalplerin Şarkısı
📝 Ebeveyn Notu
"Parlak ve neşeli bir gökkuşağı olan Rengin, üzgün arkadaşı Puslu'yu neşelendirmeye çalışır ancak başaramaz. Güneş'in tavsiyesiyle Puslu'nun duygularını anlamaya ve yanında durmaya odaklanan Rengin, empati kurmayı öğrenir ve arkadaşını teselli ederek ona destek olur."
Gökyüzünün en yumuşak, en pamuk bulutlarının üzerinde, Rengarenk Vadi adında sihirli bir yer vardı. Bu vadide nehirler yıldız tozundan akar, ağaçlar gümüş yapraklarını hafif bir rüzgârla sallardı. Ama bu vadinin en özel sakinleri, neşeli gökkuşaklarıydı. Onlar, sabahları Altın Güneş uyandığında ortaya çıkar, gökyüzünü bir uçtan bir uca en güzel renkleriyle boyarlardı.
Bu gökkuşaklarından biri olan Rengin, vadinin en canlı, en parlak gökkuşağıydı. Kırmızısı elma şekeri gibi tatlı, turuncusu portakal kadar enerjik, sarısı güneş kadar sıcak, yeşili taze çimenler gibi ferah, mavisi okyanus kadar derin, laciverti gece kadar sakin ve moru lavanta tarlaları gibi mis kokuluydu. Rengin her sabah uyandığında, renklerini parlatır ve buluttan buluta zıplayarak neşeli bir şarkı söylerdi. Onun için dünya, kendi renkleri gibi her zaman parlak ve mutluluk doluydu. Herkesin her zaman kendisi gibi hissettiğini düşünür, üzgün olmanın ne demek olduğunu pek bilmezdi.
Bir sabah, Rengin yine en sevdiği pofuduk bulutun üzerinden kayarken, vadinin en sessiz köşesinde duran bir başka gökkuşağını fark etti. Bu, arkadaşı Puslu’ydu. Ama Puslu bugün bir tuhaftı. Normalde parlak olan renkleri solgunlaşmış, sanki üzerine ince bir sis perdesi çekilmiş gibiydi. Sarısı limon kabuğu gibi soluk, mavisi neredeyse griye dönmüştü ve kırmızısı o canlı parlaklığını yitirmişti. Bir bulutun arkasına saklanmış, sessizce duruyordu.
Rengin neşeyle onun yanına süzüldü. "Merhaba Puslu! Harika bir gün, değil mi? Hadi gel, en yüksek buluttan kayalım! Kim daha renkli bir iz bırakacak, yarışalım!" dedi cıvıl cıvıl bir sesle.
Puslu, başını yavaşça kaldırdı ve Rengin’e baktı. Renkleri daha da solgunlaştı. Kısık bir sesle, "Bugün hiç halim yok, Rengin. Oynamak istemiyorum," diye mırıldandı.
Rengin şaşırdı. Oynamamak mı? Bu nasıl olabilirdi? "Ama neden? Güneş parlıyor, bulutlar yumuşacık! Üzgün olmak için hiçbir sebep yok. Hadi, biraz gülümse, renklerin hemen parlayacaktır!" dedi ve kendi en parlak sarı rengini Puslu’ya doğru uzattı, sanki ona neşesini bulaştırmak ister gibi.
Fakat Rengin’in bu neşeli hali, Puslu’nun kendini daha da yalnız hissetmesine neden oldu. Kimse onu anlamıyordu. Mavisi daha da koyulaştı, sanki içinde küçük bir yağmur bulutu birikmiş gibiydi. "Anlamıyorsun," dedi sessizce ve yüzünü tekrar buluta çevirdi.
Rengin’in kafası karışmıştı. İlk defa neşesi ve parlak renkleri bir işe yaramamıştı. Arkadaşını mutlu etmek istemişti ama sanki onu daha da üzmüştü. Ne yapacağını bilemedi. O sırada gökyüzünde her şeyi sevgiyle izleyen Altın Güneş, Rengin’in bu şaşkın halini fark etti. Sıcak ve yumuşak bir ışığını Rengin’in üzerine gönderdi.
Rengin, Güneş’in şefkatli ışığını hissedince başını yukarı kaldırdı. Güneş, bilge bir sesle konuştu: "Sevgili Rengin, her kalbin kendine ait bir havası vardır. Senin kalbin bugün güneşli ve pırıl pırıl. Ama Puslu’nun kalbinde bugün küçük, gri bulutlar dolaşıyor. Bazen bir arkadaşının ihtiyacı olan şey, senin güneşini ona zorla vermek değil, onun yağmurunda sessizce yanında durup ona şemsiye olmaktır."
Rengin, Güneş’in sözlerini düşündü. Şemsiye olmak… Arkadaşının yağmurunda yanında durmak… Bu, daha önce hiç aklına gelmemişti. O hep kendi güneşini paylaşmaya çalışmıştı. Belki de yanlış olan buydu. Belki de önce Puslu’nun kalbindeki havayı anlaması gerekiyordu.
Teşekkür edercesine Güneş’e doğru parladı ve yavaşça Puslu’nun yanına geri döndü. Bu kez zıplayarak ya da şarkı söyleyerek gitmedi. Sakin adımlarla, usulca yanına yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden, onun saklandığı bulutun kenarına oturdu. Bir süre sessizce beklediler. Vadiyi sadece bulutların üzerinde esen hafif rüzgârın sesi dolduruyordu.
Sonunda Rengin, en yumuşak sesiyle sordu: "Puslu… Senin kalbindeki hava bugün neden bulutlu? Anlatmak ister misin?"
Puslu, Rengin’in bu sakin ve nazik sorusu karşısında şaşırdı. Bu sefer onu neşelendirmeye çalışmıyor, sadece anlamaya çalışıyordu. Bu, Puslu’ya iyi gelmişti. Derin bir nefes aldı ve solgun renklerinin arasından konuştu: "Dün gece en sevdiğim küçük kayan yıldız arkadaşım, gökyüzünün çok uzak bir yerine taşındı. Onu bir daha göremeyeceğim. Onunla her gece parlayan izler çizerdik. Onu çok özlüyorum."
Puslu konuşurken, lacivert rengi gözyaşı damlaları gibi titredi.
Rengin, arkadaşının hikâyesini dinlerken içinde daha önce hiç hissetmediği bir şey oldu. Gözlerini kapattı ve en sevdiği pofuduk bulutun bir gün başka bir vadiye gittiğini hayal etti. O bulut olmadan kaymanın ne kadar sıkıcı olacağını düşündü. İşte o an, kalbinin tam ortasında bir sızı hissetti. Kendi mavi rengi, hiç olmadığı kadar derin ve anlayışlı bir tona büründü. Arkadaşının ne hissettiğini şimdi gerçekten anlıyordu. Bu, sadece üzüntü değil, aynı zamanda anlama ve şefkat duygusuydu.
Yavaşça Puslu’ya döndü. "Arkadaşını kaybetmek çok üzücü olmalı," dedi yumuşacık bir sesle. "Onu özlemen çok doğal. Birlikte çizdiğiniz parlayan izler ne kadar da güzeldir kim bilir."
Puslu, Rengin’in gözlerindeki anlayışı görünce şaşırdı. İlk defa biri ona "hadi neşelen" demek yerine, "seni anlıyorum" diyordu. Bu sihirli sözler, kalbindeki gri bulutları yavaşça dağıtmaya başladı.
Rengin, nazikçe kendi yeşil rengini uzattı. Ama bu kez "hadi oyna" demek için değil, sanki elini uzatır gibi. "Biliyor musun," dedi, "belki arkadaşın uzağa gitmiş olabilir ama onunla olan anıların hep seninle. İstersen, bu gece o yıldız arkadaşının resmini gökyüzüne birlikte çizebiliriz. Böylece kendini daha az yalnız hissedersin."
Puslu’nun solgun yüzünde belli belirsiz bir parıltı belirdi. Bu harika bir fikirdi. Başını yavaşça salladı.
O gece, Ay Dede gökyüzünü aydınlatırken, Rengin ve Puslu en karanlık bulutun üzerine çıktılar. Rengin, en parlak sarı rengiyle yıldızın ışığını çizdi. Puslu da kendi gümüşe çalan mavisiyle yıldızın arkasında bıraktığı o sihirli kuyruğu çizdi. Birlikte, gökyüzüne kocaman, ışıl ışıl parlayan bir yıldız resmi yapmışlardı. Çalışırken eski güzel günleri konuştular, güldüler ve anılarını paylaştılar.
Puslu, resmi bitirdiklerinde renklerinin yeniden canlandığını fark etti. Tamamen parlak ve neşeli değildi belki, ama içindeki o ağır gri bulut gitmişti. Yerine sakin bir huzur gelmişti. Rengin’e döndü ve gülümsedi. Bu, içten bir gülümsemeydi. "Teşekkür ederim, Rengin. Bugün bana en güzel rengini verdin: anlama rengini."
Rengin de gülümsedi. O gün kalbinde yepyeni bir renk keşfetmişti. Bu renk ne kırmızıydı ne de sarı. Bu, başkasının ne hissettiğini anladığında ortaya çıkan, içinde hem biraz hüzün, hem biraz sevgi, hem de bolca şefkat barındıran ışıltılı bir renkti. Empati rengiydi. Ve Rengin, bu rengin bir gökkuşağının sahip olabileceği en değerli renk olduğunu anladı.
O günden sonra Rengin, Rengarenk Vadi’nin sadece en neşeli değil, aynı zamanda en anlayışlı gökkuşağı oldu. Artık biliyordu ki, herkesin kalbi farklı bir şarkı söylerdi ve gerçek dostluk, o şarkıyı neşeyle bastırmak değil, sakince dinleyip ona eşlik edebilmekti. Ve Rengarenk Vadi’deki bütün kalpler, o günden sonra birbirlerinin şarkısını dinleyerek çok daha güzel bir melodi oluşturdu.




Bir Yorum Bırakın
✨ Henüz yorum yok... İlk iz bırakan siz olun!