
Kanatları Gökkuşağı Kelebek Pırpır
📝 Ebeveyn Notu
"Rengarenk kanatlı kelebek Pırpır, üzgün, sinirli ve utangaç arkadaşlarının duygularını anlayarak onlara nazikçe yardım eder ve bu sayede hem arkadaşlarının hem de kendi mutluluğunu artırır."
Rengarenk çiçeklerin mis gibi koktuğu, güneşin altın sarısı ışıklarının her yeri sıcacık ısıttığı Papatya Deresi adında bir çayır vardı. Bu çayırda yaşayan minicik, sevimli bir kelebek yaşardı. Adı Pırpır’dı. Pırpır’ın diğer kelebeklerden bir farkı vardı; kanatları gökyüzündeki gökkuşağının tüm renklerini taşırdı. Mutlu olduğunda kanatları cıvıl cıvıl parlak renklere bürünür, şaşırdığında ise üzerinde minik pırıltılar belirirdi. Pırpır, her sabah uyanır, kanatlarını usulca gerer ve günaydın demek için en sevdiği çiçeklerin üzerine konardı. "Günaydın sevgili Papatya," diye fısıldar, sonra "Günaydın güzel Gelincik," diyerek başka bir çiçeğe uçardı.
Bir sabah Pırpır yine neşeyle uyanmıştı. Güneş o kadar güzel parlıyordu ki, kanatlarındaki sarı renk sanki güneşten bir parça almış gibiydi. Çayırda süzülerek uçarken, büyük ve yemyeşil bir yaprağın üzerinde duran minik bir uğur böceği gördü. Bu, arkadaşı Uçuç’tu. Ama Uçuç her zamanki gibi neşeli görünmüyordu. Küçücük omuzları düşmüş, başını önüne eğmişti. Hiç kıpırdamadan duruyordu.
Pırpır yavaşça ve sessizce arkadaşının yanına kondu. Kanatlarındaki parlak sarı renk, Uçuç’un üzgün halini görünce biraz soluklaştı ve yerini yumuşacık bir maviye bıraktı. Pırpır, arkadaşının ne hissettiğini anlamaya çalıştı. “Merhaba Uçuç,” dedi nazik bir sesle. “Bugün hava ne kadar güzel, değil mi?”
Uçuç başını kaldırmadan, titrek bir sesle “Merhaba Pırpır,” diye mırıldandı. Gözlerinden minicik bir damla yaş süzülüp yaprağın üzerine düştü. Pırpır, o minik gözyaşı damlasını görünce daha da endişelendi. Hemen onun yanına yaklaştı ve minik antenleriyle Uçuç’un omzuna hafifçe dokundu.
“Neyin var Uçuç? Neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu. Pırpır sadece sormakla kalmadı, gerçekten cevabı duymak için dikkatle bekledi. Arkadaşını dinlemek, onu anlamanın en önemli adımıydı.
Uçuç içini çekti. “En sevdiğim, en parlak siyah beneğimi kaybettim,” dedi hıçkırarak. “Sabah uyandığımda yerinde yoktu. O benim uğurlu beneğimdi. Onsuz kendimi eksik hissediyorum.”
Pırpır, Uçuç’un beneklerinin onun için ne kadar değerli olduğunu anladı. Hele ki en sevdiği, uğurlu beneği! Pırpır’ın kanatlarındaki mavi renk biraz daha koyulaştı, Uçuç’un derin üzüntüsü Pırpır'ın kalbine dokunmuştu.
“Anlıyorum,” dedi şefkatle. “Bu senin için çok üzücü olmalı. Ama üzülme, birlikte onu arayabiliriz. Belki yakınlarda bir yerlere düşmüştür.”
Pırpır ve Uçuç, yaprağın etrafında dikkatlice bakınmaya başladılar. Otların arasına, minik çakıl taşlarının altına, yoncaların diplerine baktılar. Pırpır havadan bakıyor, Uçuç ise yerden arıyordu. Ama o parlak, uğurlu benek hiçbir yerde yoktu. Uçuç’un umudu gittikçe azalıyordu.
Pırpır, arkadaşının daha fazla üzülmesine dayanamadı. Aklına bir fikir geldi. Yakınlardaki bir çiçeğin yaprağında, sabah çiyiyle oluşmuş, pırıl pırıl parlayan minicik bir su damlası gördü. Tıpkı parlak bir mücevher gibiydi. Yavaşça o su damlasını bir yaprağın ucuyla alıp Uçuç’un yanına getirdi.
“Bak Uçuç,” dedi yumuşacık bir sesle. “Bu senin beneğin değil, biliyorum. Ama o da en az onun kadar parlak ve güzel. Kaybolan beneğini bulana kadar bu pırıltı sana arkadaşlık edebilir. Ne dersin?”
Uçuç, Pırpır’ın getirdiği minik su damlasına baktı. Güneşin ışığıyla içinde gökkuşağı renkleri beliriyordu. Bu küçük nezaket, Uçuç’un kalbini ısıtmıştı. Üzüntüsü tamamen geçmese de, arkadaşının onu anladığını ve yardım etmeye çalıştığını bilmek ona kendini daha iyi hissettirmişti. Uçuç minicik bir gülümsemeyle Pırpır’a baktı. “Teşekkür ederim Pırpır,” dedi. “Sen çok iyi bir dostsun.” Pırpır’ın kanatlarındaki mavi rengin arasına yeniden incecik sarı çizgiler karıştı.
Pırpır, arkadaşını biraz daha iyi hissettirmenin mutluluğuyla yeniden havalandı. Çayırın diğer ucuna doğru uçarken, topraktan yapılmış minik bir yokuşun dibinde telaşla bir o yana bir bu yana giden bir karınca gördü. Bu, Pırpır’ın tanıdığı çalışkan Karınca Karabaş’tı. Karabaş, kendisinden büyük bir ekmek kırıntısını yokuştan yukarı, yuvasına taşımaya çalışıyordu. Ama kırıntı çok ağırdı. Tam tepeye yaklaşırken, kırıntı elinden kayıyor ve pat diye aşağı yuvarlanıyordu. Karabaş sinirle küçük ayaklarını yere vuruyor, oflayıp pofluyordu.
Pırpır, Karabaş’ın ne kadar sinirli ve yorgun olduğunu gördü. Onun bu halini izlerken, kanatlarında bu kez canlı bir kırmızı renk belirdi. Sanki Karabaş’ın yaşadığı zorluğu kendi içinde hissediyordu. Yavaşça yanına süzüldü.
“Merhaba Karabaş,” dedi sakin bir sesle. “Çok uğraşıyorsun ama sanki biraz zorlanıyorsun.”
Karabaş, Pırpır’ı görünce durdu ve derin bir nefes aldı. “Ah, sorma Pırpır! Bu lezzetli kırıntıyı yuvama götürmek istiyorum ama bu yokuş çok dik. Her seferinde tam tepeye geliyorum ki, hooop, yine en başa dönüyorum! Çok sinirlendim!”
Pırpır anladığını belirtmek için başını salladı. "Evet, bir iş için çok çabalayıp başaramayınca insan sinirlenebilir," dedi. "Ama belki de sadece farklı bir yol denemeliyiz."
Pırpır havada yükseldi ve etrafa bakındı. “Bak Karabaş,” diye seslendi. “Şu tarafta, yoncaların arasından geçen daha az dik bir yol var. Belki oradan gitmek daha kolay olur. Ben sana yolu göstermek için önden uçabilirim.”
Karabaş, Pırpır’ın gösterdiği yola baktı. Gerçekten de o yol daha düz ve kolay görünüyordu. Arkadaşının ona sadece acımak yerine bir çözüm bulmaya çalışması onu çok mutlu etmişti. Pırpır’ın yardımıyla ekmek kırıntısını yavaşça o yoldan itmeye başladı. Pırpır önden uçarak ona en kolay yerleri gösterdi. Birlikte çalışarak, sonunda kırıntıyı karınca yuvasının girişine getirmeyi başardılar.
Karabaş yorgun ama mutluydu. “Çok teşekkür ederim Pırpır! Senin sayende başardım. Tek başıma denemeye devam etseydim hem çok yorulur hem de daha çok sinirlenirdim.”
Pırpır gülümsedi. Kanatlarındaki kırmızı rengin yerini şimdi sıcacık bir turuncu almıştı. “Rica ederim Karabaş, arkadaşlar bunun içindir.”
Günün sonuna yaklaşırken, Pırpır dev bir mantarın gölgesinde dinlenmeye karar verdi. O sırada mantarın yanında duran bir salyangoz kabuğu dikkatini çekti. Bu, arkadaşı Salyangoz Süsül’dü. Süsül çok utangaçtı ve genellikle kabuğunun içinde saklanırdı. Pırpır, Süsül’ün çayırdaki güzel çiçekleri ne kadar çok sevdiğini ama utandığı için onlara yaklaşamadığını biliyordu.
Pırpır, Süsül’ün yanına usulca kondu. Onun utangaçlığını hissettiğinde kanatlarında bu kez solgun, yumuşak bir sarı renk belirdi. Yüksek sesle konuşursa onu korkutabileceğini biliyordu. O yüzden fısıltıyla konuştu: “Merhaba Süsül. Ben Pırpır. Bugün çayırda yeni açan maviş çan çiçeklerini gördün mü? Kokuları o kadar güzel ki…”
Kabuğun içinden cılız bir ses geldi. “H-hayır, görmedim. Çok utangaç bir salyangozum. Kabuğumdan çıkmaya çekiniyorum.”
Pırpır, Süsül’ün korkusunu ve utangaçlığını anladı. Onu zorla dışarı çıkarmaya çalışmadı. “Anlıyorum,” dedi yine o yumuşak sesiyle. “Bazen yeni bir şey yapmak ya da bir yere gitmek biraz korkutucu olabilir. Ama o çiçekler gerçekten görmeye değer. İstersen ben burada, tam yanında bekleyebilirim. Sen hazır olduğunda, sadece bir tanesine bakmak için başını hafifçe dışarı çıkarabilirsin. Korkarsan hemen geri çekilebilirsin.”
Pırpır, hiçbir şey söylemeden Süsül’ün kabuğunun yanında sabırla beklemeye başladı. Sadece orada durarak bile ona güvende olduğunu hissettiriyordu. Birkaç dakika sonra, Süsül’ün kabuğundan iki minicik anten yavaşça dışarı uzandı. Sonra da meraklı gözleri belirdi. Pırpır’ın gösterdiği yöne baktı. Orada, güneşin altında parlayan masmavi, kadife gibi bir çan çiçeği duruyordu. Süsül, çiçeğin güzelliği karşısında hayran kaldı. Pırpır’ın ona gülümsediğini görünce, biraz daha cesaret bulup kabuğundan biraz daha çıktı.
“Ne kadar… ne kadar güzelmiş,” diye fısıldadı.
Pırpır, “Değil mi?” dedi sevinçle. “Senin de bu güzelliği görmeni çok istemiştim.” Süsül, arkadaşının bu nazik sabrı sayesinde korkusunu yenmişti. Pırpır’ın kanatlarındaki solgun sarı, şimdi parlak ve neşeli bir yeşile dönmüştü.
Güneş batmaya başlarken, gökyüzü turuncu ve pembe renklere boyanmıştı. Pırpır, gün boyunca yaşadıklarını düşünmek için en sevdiği dev ayçiçeğinin üzerine kondu. Uçuç’un üzüntüsünü, Karabaş’ın sinirini ve Süsül’ün utangaçlığını hissetmişti. Onların ne hissettiğini anlamaya çalıştığında, onlara nasıl yardım edebileceğini de bulmuştu. Arkadaşlarına yardım etmek, onu inanılmaz mutlu etmişti.
Pırpır, kendi kanatlarına baktı. O da ne! Kanatları daha önce hiç olmadığı kadar parlak ve canlıydı. Mavisi, kırmızısı, sarısı, turuncusu, yeşili… Hepsi bir araya gelmiş ve bütün çayıra ışık saçan, göz alıcı bir gökkuşağı oluşturmuştu. Başkalarının duygularını anlamak ve onlara nezaketle yardım etmek, Pırpır’ın kendi renklerini daha da güzelleştirmişti.
O sırada aşağıdan sesler duydu. Uçuç, Karabaş ve Süsül, ona teşekkür etmek için ayçiçeğinin altına gelmişlerdi. Pırpır, arkadaşlarını görünce mutlulukla aşağıya süzüldü. Dört arkadaş, batan güneşin huzurlu ışıkları altında bir araya geldiler. Papatya Deresi çayırı, o akşam sadece güneşin değil, aynı zamanda empatinin ve dostluğun renkleriyle aydınlanıyordu. Ve Pırpır biliyordu ki, en güzel renkler, kalpten paylaşılan renklerdi.




Bir Yorum Bırakın
✨ Henüz yorum yok... İlk iz bırakan siz olun!