Işıltılı Vadi'nin Kayıp Yıldız Şarkısı için kapak görseli

Işıltılı Vadi'nin Kayıp Yıldız Şarkısı

Tarih yükleniyor...

Gökyüzündeki pofuduk bulutların hemen altında, yaprakları gümüş gibi parlayan ağaçların ve suları elmas gibi ışıldayan nehirlerin olduğu bir yer vardı. Bu sihirli yerin adı Işıltılı Vadi’ydi. Vadinin en neşeli sakinleri ise Pırıltı Ailesi’ydi. Bu aile, her biri birbirinden farklı ama kalpleri sevgiyle dolu dört minik elften oluşuyordu.

Baba Elf Atlas, vadinin en bilge ve en güçlü elf’iydi. Kökleri toprağın derinliklerine uzanan dev ağaçlarla konuşabilir, rüzgârın hangi yöne eseceğini onlardan önce bilirdi. Anne Elf Lina’nın parmaklarından ise sihirli melodiler dökülürdü. O, vadideki en güzel şarkıları besteler, onun sesiyle en somurtkan tırtıllar bile neşeyle dans ederdi. Onların iki küçük, cıvıl cıvıl çocukları vardı. Büyüğü Fiko, yerinde duramayan, her dala tırmanıp her taştan atlayan gözü pek bir maceracıydı. Küçüğü Mimo ise sakin ve dikkatli bir gözlemciydi. Uçan bir uğur böceğinin kanatlarındaki benekleri sayabilir, bir karıncanın taşıdığı minicik yaprağın ne kadar yorulduğunu hissedebilirdi. İşte bu dört elf, farklılıklarıyla birbirlerini tamamlayan harika bir aileydi.

Her yıl, gökyüzündeki en parlak yıldızın belirdiği ilk gece, Pırıltı Ailesi için çok özeldi. Çünkü o gece, Işıltılı Vadi’nin en büyük festivali olan “Işık Mantarları Festivali” yapılırdı. Aileleri, vadinin kalbindeki Kristal Şelale’ye gider ve sadece kendilerinin bildiği o sihirli “Yıldız Şarkısı”nı söylerdi. Bu şarkı söylendiğinde, vadideki binlerce Işık Mantarı en parlak renkleriyle yanıp sönmeye başlar, bütün vadi rengârenk bir ışık denizine dönerdi.

İşte o gün, festival günüydü. Fiko sabahtan beri heyecandan yerinde duramıyordu. “Anne! Baba! Hadi gidelim! Şelaleye ilk biz varalım!” diye zıplayıp duruyordu. Mimo ise en sevdiği parlak taç yaprağından tacını takmış, sessizce hazırlıkları izliyordu. Baba Atlas, yanlarına atıştırmalık olarak koyacakları pırıl pırıl parlayan ay meyvelerini topluyordu.

Her şey harikaydı, ta ki Anne Lina’nın endişeli sesi duyulana kadar: “Olamaz! Olamaz, bulamıyorum!”

Herkes bir anda Anne Lina’nın etrafında toplandı. Fiko merakla sordu: “Neyi bulamıyorsun anneciğim?”

Anne Lina’nın yüzü solgundu. Elindeki eski, parşömene benzeyen yaprağı göstererek, “Yıldız Şarkısı’nın son ve en önemli bölümünü yazdığım Fısıltı Yaprağı’nı bulamıyorum. O olmadan şarkımız yarım kalır. Mantarlar en parlak ışıklarını yakamazlar,” dedi.

Fiko’nun yüzü asıldı. Mimo’nun gözleri doldu. Bütün bir yıl bu geceyi beklemişlerdi. Baba Atlas, eşinin omuzuna sevgiyle dokundu. “Sakin ol canım,” dedi yumuşak bir sesle. “Birlikte düşündüğümüzde, mutlaka bir çözüm buluruz. Aile olmak bunu gerektirir.”

Hep birlikte oturdular ve düşünmeye başladılar. Fiko, “Belki yatağının altındadır?” dedi. Anne Lina, “Baktım canım, orada yok,” diye cevapladı. Mimo fısıldadı: “Dün şarkıyı mırıldanırken pencerenin önündeydin anneciğim.”

Bu sözle Baba Atlas’ın gözleri parladı. “Doğru! Muzip Rüzgâr dün çok güçlü esiyordu. Belki de yaprağı pencereden kapıp götürmüştür!”

Bu fikir herkese bir umut verdi. Bir macera başlıyordu! Pırıltı Ailesi, Kayıp Fısıltı Yaprağı’nı bulmak için hemen yola koyulacaktı. Baba Atlas, “Muzip Rüzgâr genellikle Gümüşi Sazlıklar’a doğru eser. Oraya gitmeliyiz!” dedi.

Fiko sevinçle bağırdı: “Yaşasın! Macera! Ben en önden gideceğim!”

Anne Lina gülümsedi. Artık endişesi biraz azalmıştı, çünkü ailesi yanındaydı. Yanlarına biraz ay meyvesi ve pınardan doldurdukları taze sudan alıp, küçük bir ekip olarak yola düştüler. Bu, sıradan bir festival hazırlığı değil, gerçek bir aile göreviydi!

Işıltılı Vadi’de yolculukları başladı. İlk önce karşılarına Kıkırdayan Dere çıktı. Derenin üzerinden geçmek için yuvarlak ve kaygan taşlar vardı. Fiko, maceracı ruhuyla hemen en büyük taşa atladı. “Ben geçiyorum!” diye bağırdı ama taş birden sallandı ve Fiko dengesini kaybetmek üzereydi.

Baba Atlas hemen elini uzattı. “Dur bakalım küçük maceracı! Birlikteyken daha güvendeyiz.” Hepsi el ele tutuştular. Baba Atlas en önde, Anne Lina ve Mimo ortada, Fiko ise en arkadaydı. Birbirlerine destek olarak, yavaş ve dikkatli adımlarla Kıkırdayan Dere’yi güvenle geçtiler. Fiko, tek başına yapamadığı şeyi ailesiyle ne kadar kolay başardığını fark edince gülümsedi. Birlikte olmak gerçekten de daha keyifli ve daha güvenliydi.

Yollarına devam ettiklerinde Fısıltılı Orman’a girdiler. Bu ormanda ağaçlar o kadar sık ve yaşlıydı ki, rüzgâr dallarının arasından geçerken sanki bir şeyler fısıldıyor gibi ses çıkarırdı. Orman biraz loştu ve sesler her yerden yankılanıyordu. Fiko’nun heyecanı birazcık korkuya dönmüştü. Anne Lina, Fiko’nun elini tuttu ve Yıldız Şarkısı’nın bildiği kısımlarını mırıldanmaya başladı. O güzel melodi, ormanın fısıltılarına karışınca bütün korkutucu sesler bir anda büyülü bir ninniye dönüştü. Mimo ise ormandaki parlak benekli mantarları göstererek, “Bakın, orman bize yolu aydınlatıyor!” dedi. Aileleri, birbirlerinin korkularını neşeyle ve sevgiyle aydınlatarak yollarına devam ettiler.

Sonunda, yaprakları güneş ışığında gümüş gibi parlayan upuzun bitkilerin olduğu Gümüşi Sazlıklar’a vardılar. Sazlıklar o kadar uzundu ki, aralarında kaybolmak çok kolaydı. Fısıltı Yaprağı, bu binlerce sazlığın arasında herhangi bir yerde olabilirdi.

Umutları biraz kırılmaya başlamıştı. Fiko oflayarak, “Bunu asla bulamayacağız!” dedi.

Baba Atlas yere çömeldi ve ailesini etrafına topladı. “Pes etmek yok,” dedi kararlı bir sesle. “Her birimizin özel bir yeteneği var. Şimdi bunları kullanma zamanı. Ailemizin gücünü gösterelim!”

Ve görev dağılımı yapıldı. Baba Atlas, bilge tecrübesiyle rüzgârın yaprağı hangi yöne sürüklemiş olabileceğini hesapladı ve arama yapacakları alanı daralttı. Anne Lina, o güzel sesiyle şarkıyı mırıldanmaya devam etti, belki Fısıltı Yaprağı bu melodiye bir hışırtıyla cevap verirdi. Gözü pek Fiko, hızlı ve çevik hareketlerle sazlıkların diplerine eğilip bakıyor, hiçbir köşeyi atlamıyordu.

Ama yaprağı bulan ne babanın bilgeliği, ne annenin melodisi, ne de Fiko’nun hızı oldu. Onu bulan, Mimo’nun sakin ve dikkatli gözleriydi. Mimo, bir ara durup nefeslendi ve etrafını izlemeye başladı. Bir grup ateşböceğinin, sazlıkların arasında bir noktada toplanıp neşeyle dans ettiğini fark etti. Diğerleri telaşla ararken Mimo sessizce ateşböceklerine doğru yürüdü.

Yaklaştığında gördüğü şeyle kalbi heyecanla çarptı. Minik bir örümcek, iki sazlığın arasına pırıl pırıl bir ağ örmüştü. Ve tam o ağın ortasında, ateşböceklerinin ışığıyla parlayan Fısıltı Yaprağı duruyordu! Örümcek ağı, yaprağın yırtılmasını engellemiş, onu nazikçe yakalamıştı.

Mimo sevinçle bağırdı: “Buldum! İşte burada!”

Herkes koşarak Mimo’nun yanına geldi. Fısıltı Yaprağı’nı gördüklerinde mutluluktan birbirlerine sarıldılar. Fiko, küçük kız kardeşine hayranlıkla baktı. “Sen olmasaydın asla fark edemezdik Mimo! Sen harika bir gözlemcisin!” dedi. Mimo, abisinin bu sözleriyle utangaç bir şekilde gülümsedi.

Başarmışlardı! Ama sadece yaprağı bulmakla kalmamışlardı. Bu macera onlara çok daha önemli bir şey öğretmişti: Birlikte olduklarında, her zorluğun üstesinden gelebilirlerdi. Baba Atlas’ın bilgeliği, Anne Lina’nın sakinleştirici sevgisi, Fiko’nun enerjisi ve Mimo’nun dikkati bir araya gelince, Pırıltı Ailesi yenilmez bir takım olmuştu.

Hızla Kristal Şelale’ye geri döndüler. Tam zamanında varmışlardı. Gökyüzündeki en parlak yıldız, şelalenin üzerine bir elmas gibi ışığını bırakıyordu. Anne Lina, elindeki Fısıltı Yaprağı’na bakarak şarkının son bölümünü de hatırladı ve o büyülü melodiyi söylemeye başladı. Önce Anne Lina’nın sesi yükseldi, sonra Baba Atlas’ın güçlü sesi ona katıldı. Fiko ve Mimo da neşeyle onlara eşlik ettiler.

Dördünün sesi birleşip Kristal Şelale’nin sularına karıştığında, bir mucize oldu. Önce tek bir Işık Mantarı parladı, sonra bir diğeri, sonra yüzlercesi, binlercesi… Bütün vadi sarı, pembe, mavi, yeşil ışıklarla doldu. Işıklar dans ediyor, renkler birbirine karışıyordu. O yılki festival, daha önceki hiçbir festivale benzemiyordu. Çünkü bu ışıklar sadece sihirli bir şarkıyla değil, bir ailenin sevgisi, dayanışması ve birlikte çıktığı macera ile yanmıştı.

Pırıltı Ailesi, el ele tutuşup yarattıkları bu muhteşem manzarayı izlerken, Anne Lina çocuklarına sarıldı. “Unutmayın yavrularım,” diye fısıldadı. “Ailemiz, bu vadideki en parlak ışıktır. Birbirimizi her zaman sever ve koruruz. Birlikteyken her macera daha eğlenceli ve her sorun küçücüktür.”

Fiko ve Mimo, anne ve babalarının arasında, rengârenk ışıkların altında gülümsediler. O gece sadece kayıp bir şarkıyı değil, aile olmanın en heyecanlı ve en sihirli macerasını bulmuşlardı.

🌙 Masalı Beğendiniz mi?
Bu hikâyeye birkaç güzel kelimeyle siz de dokunun. Yorumunuzu bırakın, diğer ailelere ilham olun.

Bir Yorum Bırakın

✨ Henüz yorum yok... İlk iz bırakan siz olun!